BBN Haber

Celil Çalış

Şimdilik her şey yolunda, ama şimdilik…

04.06.2020 00:10
  • E-posta

1995 yılında okuduğum çevre ve ekoloji kitabını tekrar okudum. Çevre bilimi aslında hepimizin bilmesi ve bilinçlenmesi gereken önemli bir genel kültürdür. Çevre bilimciler ruha dokunup şöyle bir tarif yapıyor: “Her nerede çevre kirliliği varsa, orda insanların ruhsal kirliliği de vardır. Çevrenin güzelliği de çirkinliği de o çevrede yaşayan insanların ruhuna yansır.”

Dünyanın yuvarlak olduğu yüzyıllardır bilinir ancak sınırlı olduğunu son yüzyılda anladık belki. Dünya sonsuz uzayda küçük bir canlı nokta. Yaşanmaz hale getirirsek pırtımızı toplayıp kaçacak başka yer de yok. Oysa atalarımız için böyle sorun yoktu. Orta Asya çölleşince topladılar çadırlarını, uzun yıllar ve çetin yollarla Anadolu’yu yurt tuttular. Minnettarız. O devirlerde insanoğlunun gözünde dünya neredeyse uçsuz bucaksızdı. Ama şimdi gidecek yer kalmadı. Anadolu çoraklaşsa gidilecek yer diye düşünülen yerdeki insanların da,  gidecek yer aradığı zamandayız. Sanayi ürünü asit yağmurları ile sulanan ormanlar tehdit altında.

Tarih kitapları, eski medeniyetlerin savaşlardan battığını yazar da memleketleri azar azar kemiren erozyon ve tarımsal üretimin düşmesi gibi uzun vadede ülkelerin gücünü etkileyen çevresel etkenlerden söz etmez. Oysa arkeolog ve ekologların bir arada çalıştıkları bazı projeler, çevre ve nüfus etkenlerinin uygarlıkların çöküşünde ne kadar önemli rol oynayabileceğini bize göstermekte.

Ekolojiyi diğer pek çok müspet bilim dalından ayıran önemli özelliği, bilimsel yöntem olarak tüme varmak yerine, tümden gelmek kuralının kullanılması gerekmektedir. Ekolojide, doğanın parçalarının tek tek nasıl işlediğine değil, bu parçaların ilişkilerine bakılır. Mesela; DDT’nin yalnız tarım zararlılarını öldürüp öldürmediğine değil, doğada başka hangi canlıları, ne şekilde etkilediği tartışıldı ve günümüzde yasaklandı. Bir buğday çeşidinin sadece hızlı büyüme yeteneği ve verimliliği değil, bu yeteneğin bölge koşullarına uyumu, adaptasyonu da bizi ilgilendirir. Ya da barajın bir tek suyuyla ilgilenmekle kalmaz, bu suyun kaynağını oluşturan havza ağaçlandırılmadığı takdirde, erozyonla taşınan toprağın bu barajı nasıl etkileyeceğini, bu tip sedimantasyonun gelmemesi için proje başlangıcında oluşacak erozyona karşı baraj havzasında ağaçlandırmayı öncelikle hesaba katmalıyız. Yıllar önce Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde yılanların zararları ve zehirli etkisinden korunmak için yapılan mücadelede, fare popülasyonunun çok artması ve adeta istilaya dönüşmesi, sevimsiz soğuk hayvan yılanın büyüğü fareleri, küçüğü böcekleri yiyerek doğanın dengesine yardımcı olduğu anlaşılmış oldu.

Bugün ekosistemi, “belli bir alanda yaşayan ve birbirleriyle sürekli etkileşim içinde olan canlılar ile bunların cansız çevrelerinin oluşturduğu bir bütün” olarak tanımlamalıyız. Bir göl, bir ada ekosistem olarak düşünülebilir; Akdeniz ya da suyunu topladığı havzası ile Fırat Nehri de öyle. Ama en büyük ekosistem birimi, önce ülkeler daha sonra dünya ekosistemidir. Karalar, denizler, nehirler, canlısı ve cansızıyla tüm dünyanın oluşturduğu bu bütüne, canlı ve küre anlamında saygı duymalıyız.

Biyoloji profesörünün kapısında asılı yazıda şu yazıyordu: “Bugün bir yeşil bitkiye teşekkür ettiniz mi?” Bu soru önemli ve anlamlı bir soru. Dünyada yeşil bitkiler olmasa yaşam da olmazdı, bizde olmazdık. Bildik ekosistemlerden özellikle okyanuslardaki fitoplanktonlar ve karasal ortamlardaki yeşil bitkiler yegâne oksijen üreticileri olup hayatın devamı için olmazsa olmazlardır.

Çernobil’deki nükleer santralin beklenmedik bir anda oluşan deprem nedeniyle patlamasıyla, tüm dünya gibi özellikle Karadeniz Bölgesi'ne taşınan radyasyondan tüm ekosistem etkilenmiştir. Bu tip teknolojik kazalar önemli çevre sorunlarına neden olarak komşu ülkeleri de etkiliyor. ABD, Kanada’ya; İngiltere ise İskandinav ülkelerine bol miktarda asit yağmuru yolluyor. Büyük Sahra Çölü, sınır tanımadan Afrika ülkelerini tehdide devam ediyor. Dünyanın çeşitli yerlerinden atmosfere karışan karbondioksit, metan gibi gazlar iklimleri etkiliyor. Artık dünya çok küçüldü. İnsanın teknolojik gücü geliştikçe, çevresine de etkisi artıyor. Gelişmiş ülkelerde ortaya çıkan çevresel hasarlar ise tüm dünyayı etkileyen küresel problemlere neden oluyor.

Tropik ormanların kapladığı alan, dünya yüzeyinin yalnızca % 7’sini oluşturuyor ama yeryüzündeki hayvan ve bitki türlerinin % 80’i bu bölgelerde yaşadığı herkesçe biliniyor. Bu türler arasında kereste değeri olan ağaçlar, tarım potansiyeli olan türler, belki de en önemlisi, henüz dünyanın varlığından bile haberdar olmadığı, tıp ve eczacılıkta kullanabilecek bitki, hayvan ve mikroorganizmalar var.

Hem asit yağmuru, hem de toksik sanayi atıkları konusunda çok uygun düşen herkesçe bilinen bir hikaye var: Adamın biri, şöyle iddia edermiş: ‘’Galata Kulesi'nden atlarsam bana hiçbir şey olmaz!” Tartıştıklarından bazıları sonunda dayanamayıp, “Haydi atla da görelim.” demişler. Bazıları da yapma, etme diye durdurmaya çalışmış fakat adam dinlememiş. Gitmiş, Galata Kulesi’nin tam tepesine çıkmış ve atlamış. Bu atlamanın sonucunun ne olacağını tahmin etmek zor değil. Ama rivayet ederler ki, bu aşırı iyimser ve deli adamın, kulenin restoran katı hizasından aşağıya doğru hızla düşerken şöyle bağırdığı duyulmuş: “Şimdilik her şey yolunda gidiyor!” Toksik atıklar sorunu konusunda pek çok ülkedeki durum, kuleden atlayan adamın öyküsünü anımsatıyor. Dünyadaki modern kimyasal endüstrisinin tarihçesi yüz yıla kadar dayanıyor.

Tarım politikası bir yandan enerji politikasıyla bir yandan da nüfus politikasıyla yakından ilişkili. Ekolojik enerji yaklaşımından şöyle önemli bir sonuç çıkarabiliriz: Nüfus arttıkça, ya tarımsal üretim artacak ya da nüfusun yediği besinin kalitesi düşecek. Dünyanın ve ülkemizin nüfusu hızla artmakta. Dünya Sağlık Örgütüne göre 2050 yılına gelindiğinde mevcut tarım alanları aynı kalmak koşuluyla o zamanki nüfusu beslemek için üretimi iki katına çıkarmamız gerekiyor. Üretim arttıkça, petrole ve enerji gereksinimine bağımlılık da artacak. Çünkü bedelsiz yarar olmuyor, bu artışın bir de maliyeti var. Amaç, ekolojik çözümlerden yararlanarak bu maliyeti düşük tutmak olmalı.

Enerji çeşitliliğine ağırlık vermek toplumlar için uzun vadede sigortadır. Örneğin tüm enerji kullanımını petrole bağlamış bir ülke, petrol tükenmeye yüz tutunca ya da pahalılaşınca krize düşüyor. Oysa petrolün yanında kömür, güneş, rüzgar, su ve biyogaz enerjisi üreten bir ekonomi, kriz tehlikesini büyük ölçüde sigortalamış oluyor. Yani çok yönlü ve çeşitli bir enerji politikası, riski bölerek azaltıyor.

Dünya ve ülkemizde tarım arazilerine amaç dışı kullanmak için hücum hız kesmiyor. Tarımsal amaç dışı kullanılacak o kadar marjinal alan dururken tarım arazilerinin gerek imar, gerek sanayii, gerekse başka bahanelerle amaç dışına çıkartılması hem de 2005 yılında çıkartılan Toprak Koruma ve Arazi Kullanım Kanununa rağmen devam ediliyor.

Âdem’den bu yana neslim getirdi,

Bana türlü türlü meyva yedirdi,

Her gün beni tepesinde götürdü,

Benim sadık yârim kara topraktır, diyor Aşık Veysel Şatıroğlu.

 

Toprağımızdan, suyumuzdan, güneşimizden, rüzgârımızdan, katı atıklarımızdan en yüksek faydayı sağlayarak doğayla barışık, doğaya saygılı üretim modellemelerimizi geliştirmeliyiz. Yeraltı zenginliklerimizi kullanmayalım demiyoruz. Yenilenebilir enerji kaynaklarımızdan en yüksek faydayı sağladıktan sonra tabi ki bizlere yüce yaratıcının sunduğu nimetlerden faydalanmalıyız.

Mesela Bu memleketin bereketli toprakları su diye Hu çekerken, 112 milyar m3 yıllık yenilenebilir su varlığının yüzde elli beşi kullanılamadan sınır aşan veya denize dökülen sular olarak fayda vermeden ülkemizi terk etmektedir. Üretimde sürdürülebilirliği sağlamak, kendi kendine yetebilmek, üretim zincirini kırmama adına üreticilerimiz tüm şartları zorlamaktadır. Maalesef tarımsal girdilerdeki toplam masrafın yarısı 250-300 metrelerden çekilen su temininde kullanılan enerji giderlerine harcanmaktadır. Bunun yanında yerüstü sulamalarında sarf edilen enerji sulama masrafının 1/3 seviyelerine düşmektedir.

Biz hep diyoruz ya tarım camiası bir araya gelip Türkiye Tarım Platformunu oluşturmalıdır. Bunu sağladığımız gün karar vericilerin Devlet Projesi olarak, “Su kaynaklarımızın her damlasını katma değere dönüştürmek için ‘Milli Su Planı’nı oluşturuyoruz.” diyeceği gündür.

 Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın çok anlamlı bir sloganı var: “Dünya bize dedelerimizden kalan bir miras değil, torunlarımıza bırakacağımız bir emanettir.’’ Bu deyiş, doğanın yalnızca bizim kuşağımıza ait olmadığını belirtiyor. Doğayı, bir mirasyedi gibi yalnız kendi kuşağımızın çıkarları için kullanamayız. Bizden sonraki kuşakları da düşünerek, doğayı ve doğal kaynakları sürdürülebilir bir biçimde, akılcı ve düşünceli olarak kullanmak zorundayız.

“Vаtаnlаrını yаşаnmаz bulаnlаr, vаtаnlаrını yаşаnmаz’lаştırаnlаrdır” diyor, Cemil MERİÇ

Tüm güzelliklerin temelinin eğitim olduğunu biliyoruz. İlköğretim düzeyinden itibaren tüm eğitim aşamalarında öğrencilerimize Çevre ve Ekoloji dersinin zorunlu olarak verilmesi doğaya saygı bilinci açısından son derece önemli ve gereklidir.

#topragınadamı


Yorum Yaz - Yorumlarınız editör onayından sonra yayınlanacaktır

Bizi Takip Edin

Namaz Vakitleri

KONYA

05.02.2020
İmsak 05:00
Güneş 07:50
Öğle 13:05
İkindi 16:04
Akşam 18:22
Yatsı 19:40